« Önceki |

11/4/2007

Yüksek Kavramllar Çağı

Kaan Demirdöven 7 Ocak 1975?te Flensburg?da doğdum. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul?da tamamladım. Küçükken rahmetli amcam Nurettin Demirdöven"in Asimov serisiyle yazın dünyasının büyüsüyle tanıştım. Giderek simgesel anlatım diline ilgim arttı ve bu bağlamda dünya kültürlerinin yer altı kaynaklarına yöneldim. Nihayetinde yer altı kaynaklarının tümünün Anadolu?daki bilgelik okyanusunda birleştiklerini gördüm. Bu okyanus en açık biçimiyle Gönül kavramıydı. Çeşitli felsefe ve kültür dergilerinde Anadolu?da felsefe konulu bir dizi yazılarım yayımlandı: Anadolu'da Felsefeye Giriş, Sohbetin Fenomenolojisi, Anadolu Felsefe Tarihi, Bilincin Biçimlenişinin Deneyimi, Kavram ve Çeviri Sorunu gibi... İstanbul?daki felsefe etkinliklerine katılıp dirimsel felsefenin olanağının farkına vardım. Anadolu tasavvuf geleneği ve felsefe tarihinin önemli eserlerini okudum ve iki dizge arasında çeşitli bağıntıları internette tuttuğum günlüklerde hala yayımlıyorum. Bu bağıntılar beni tasavvufun kavramlarıyla felsefenin kavramlarını buluşturma fikrine taşıdı. Bu bağlamda yaptığım çalışmalar Düşün Taşın (Tin Atelyesi) adını veriyorum. Yüksek kavramların hakim olduğu bu çağda, kendi kültür geleneğimizin dinamikleriyle yoğrulmuş dizgelerin üretilebileceğine ama bunun felsefi bir bakış açısıyla olanaklı olduğuna inanıyorum. Bir yandan da sosyal yaşam devam ediyor. Era Medya?da dergi editörlüğü, Stüdyoimge Yayınevi?nde yayımlanan yeraltı edebiyatı kitaplarına editörlük yapıyorum. İş dışında kalan zamanında Anadolu?da Felsefeye Giriş çalışmalarına ağırlık veriyorum. Hegel?in Tinin Görüngübilimi?nde yaptığı bütünsel-spekülatif kavrayışın benzerini Anadolu?da Tinin İçeriğinin Belirlenmesi, Bilincin Biçimlenişinin Deneyimi ve Ekinsel Töz başlıklı çalışmalarımla denedim. Nihayetinde Gönlün Görüngübilimi ortaya çıktı. 2004 yılında sinema metinlerine -özellikle Hollywood- merak saldım ve ilk senaryomu yazdım. Adı Makara. Senaryo yazımında kendince geliştirdiği Makara tekniğiyle sinemada, izleyici ile ritüelik bir bağ kurup kuramayacağım konusunda hala deneysel çalışmalarım sürüyor. 2005 yılında yazdığım senaryoların sayısı 7?iye yükseldi. Bu arada fikirlerimi nette oluşturduğum blogcu günlüklerinde toplamaya başladım. 2006 yılında ilk kısa filmimi çekip Kanaltürk'e gönderdim. Kendi kişisel projelerimi insanlarla paylaştığım internet sitesi www.makaraci.com aynı yıl devreye girdi. 2007?de blogcu günlüklerimi konulara göre ayırdım (blogsme.blogcu.com). Evliyim ve okuma ve anlama düzeyinde İngilizce dilini bilirim. Halen özel bir reklam ajansında reklam yazarı olarak çalışmaktayım ve Türkiye?deki ulusalcı görüşün Atatürk ilke ve inkilaplarına kendi tasavvufi ve felsefi kaynaklara dönüş yaparak sahip çıkabileceğini konu alan projeler üzerine kafa patlatıyorum. Teknoloji üreten beyindir ama teknolojiyi kullanan Düşüncedir.

23/2/2007

sorunsal ortaya koymalı

kalite seviyesi ile neyi kasttettiğini anlıyorum sanırım: bir sorunsalı yok filmlerimizin... herkes öykü peşinde... halbuki öykü olmak zorunda değil ama olmazsa olmaz olan sorunsaldır. ve o sorunsala bir yanıt! kalite seviyesi deyince sen ben bunu anladım... bir de bu işin sanırım bir matematiği var ve bizim senaristlerimiz genelde siparişle çalıştıkarı için belirli bir tarihe yetiştirmekle mükellefler bu yüzden dikkat et yerli filmlerimizin sonları aceleye gelmiş gibidir. aslına bakarsan Türkiyede senaristlerin çoğu yönetmen ya da edebiyatçı... ya da sinema okumuş... halbuki senarist iyi bir şematikçidir, descartes gibi, kantvari aprirori kavramlara sahip olmalı ama hayalgücü hegelvari spekülatif işlemelidir... duyguları ve replikleri Spinoza gibi işletmeli ve sonunda vakur bir Aristoteles duruşu sergilemeli... platonvari ideyı senaryoya sindirmeli ki karanlık mağaradan duvara yansıyan gölgeleri izleyen bizleri hayalin derinliklerinden geçirip gerçekle buluşturabilmeli... ve marksvari devrimci olmalı... sokratvari ebe yöntemini kullanmalı... bu yüzden çok fazla iyi projeden ziyade çok fikir var ama fikirler asıl sorun bu fikirleri oturtacak yerel zeminden beslenen ve evrensele uzanan dizgemizin olmayışı... bu beni üzüyor...

23/2/2007

dul kadın imgesi

evet, dul kadın ilginç bir imgedir... hepimiz tanırız o dulkadını, bilinçaltında, bastırılmış bir imgedir... örneğin, Hollywood fahişe imgesine oynar... çünkü maria magdalena var onların blinç altında... bizde de dul kadın olduğuna inanıyorum, çünkü savaşan bir toplumuz asırlardır, çok dul kadınımız olmuş. bu bir tarafa doğanın kendisi de, kültüre göre kıyaslandığında, eşini yitirmiş dul kadın gibidir... doğaya yabancılaşan tin, çarmıha gerilen tin, sürgüne gönderilen tin, kendiyle savaşan tin, aşka düşen tin vs... hep bir şekilde senaryolarımda bu temaları işlerim... bunlar bizde var olan süreçler, her gün sürgün yaşar (evden işe) ve vaadedilmiş toprağa (eve) özlem duyarız... benim için senaryo, bir tür metinlerarası, sembiyotik ilişkilendirme, onunla yaşamın özüne daha çok ulaştığımı düşünüyorum... ve orda bulduklarımı başkalarıyla paylaşma imkanı tanıyor bana.

24/1/2007

hollywood ortak şablon

All the king's men

American Ekspress

Siemens

 

genç yaşta katil

hafızanın silinmesi

neverland

aşk

ihanet

intikam

kurtuluş

 

Lucy ve Tiny

 

"İsa'Nın kanı Ademin günahını temizledi"

18/1/2007

senaryoda alt yapısal kurgu

akıp giden mineraller besler çevreyi ama biz gürül gürül bir ses duyarız o kadar...

nehirde algılanan akıştır...

 

 

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı